NİYE ALEVİLER HEDEFTE?
Sevgili canlar,
saygıdeğer okuyucular,
Son yazımda, “Yavuz–Bitlisi İttifakı 2.0” olarak adlandırdığım yaklaşımın neden bir çözüm olmadığını, aksine yeni sorunlar yaratma potansiyeli taşıdığını ele almıştım.
Bu yazıda ise meseleye farklı bir pencereden bakmak istiyorum. Alevi kimliğimden hareketle değil, mümkün olduğunca bilimsel ve analitik bir bakış açısıyla şu soruya cevap aramak istiyorum:
Niye Aleviler hedef tahtasında?
Hünkâr Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen şu sözden hareketle:
“İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”
Öyleyse duygularımızı bir kenara bırakmadan, fakat onların bizi yönlendirmesine de izin vermeden; tarih, sosyoloji, siyaset bilimi ve iktisadın bize sunduğu araçlarla meseleyi anlamaya çalışalım.
İlk sorumuz aslında oldukça basit:
Bir insanı ya da bir toplumu neden hedef tahtasına oturtursunuz?
İlk akla gelen cevap şudur:
Ondan kurtulmak için.
Fakat toplumsal ve siyasal meselelerde cevap çoğu zaman bu kadar basit değildir.
Bir topluluğu hedef hâline getirmenin amacı her zaman onu fiziksel olarak ortadan kaldırmak değildir. Bazen amaç sindirmek, bazen asimile etmek, bazen siyasi etkisini kırmak, bazen ekonomik ve toplumsal kaynaklardan uzaklaştırmak, bazen de çoğunluğu ortak bir “öteki” etrafında birleştirmektir.
Siyaset bilimi açısından burada asıl sorulması gereken soru şudur:
Bir iktidar veya toplumsal düzen neden bir “öteki”ne ihtiyaç duyar?
Çünkü “biz” kimliğini oluşturmanın en kolay yollarından biri, karşısına bir “onlar” koymaktır.
Tam da bu noktada Alevilerin tarihsel konumu önem kazanıyor.
Eğer Aleviler yüzyıllar boyunca, farklı dönemlerde ve farklı siyasal koşullarda tekrar tekrar hedef hâline geldilerse, meseleyi yalnızca mezhep çatışmasıyla açıklamak yeterli değildir.
Daha derine inmek gerekir.
Şimdi meseleyi tarihten çıkarıp bugünün sıradan insanının hayatına getirelim.
Ay başında faturalarınızı ödemeye başladığınızda, ardından market alışverişinden eve döndüğünüzde ve bir aylık emeğinizin daha ayın ilk günlerinde eriyip gittiğini gördüğünüzde içinizde nasıl bir duygu oluşuyor?
İnsan daha fazla çalışıyor, daha fazla üretiyor; fakat hayatını sürdürmek giderek daha pahalı hâle geliyorsa, doğal olarak şu soruyu sormaya başlıyor:
Benim ürettiğim değer nereye gidiyor?
Hakkınızı aradığınızda adaletin herkese aynı şekilde işlemediğini düşünüyorsanız, bu kez mesele yalnızca ekonomi olmaktan çıkıyor.
Adalet duygusu zedeleniyor.
Ve adalet duygusunun zedelendiği yerde toplumsal huzuru yalnızca “barış” ve “kardeşlik” kelimelerini tekrarlayarak sağlamak mümkün değildir.
Bugün Selahattin Demirtaş gibi siyasi isimlerin ve çeşitli gazeteci, yazar, siyasetçi ya da muhaliflerin özgürlüğünün tartışıldığı bir ülkede, “barış” kavramını yalnızca siyasi bir slogan olarak değil, hukuk ve adalet meselesi olarak da ele almak zorundayız.
Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir.
Barışın hukukla, adaletle, ekonomik güvenlikle ve insanların kendilerini eşit yurttaş olarak hissetmeleriyle de ilgisi vardır.
İşte burada başka bir soru ortaya çıkıyor:
Tarih boyunca iktidarlar, toplumdaki ekonomik ve sosyal sıkıntıların üzerini başka tartışmalarla örtmeye çalıştı mı?
Kimlikler, mezhepler, etnik farklılıklar ve “iç düşman” söylemleri zaman zaman ekonomik ve siyasal sorunların önüne geçirilmiş olabilir mi?
Eğer böyleyse, bugün kullanılan “barış”, “kardeşlik” ve “birlik” söylemlerinin ne kadarının gerçek bir toplumsal uzlaşma arayışı, ne kadarının mevcut sorunların üzerini örten siyasi bir söylem olduğunu da sorgulamak gerekir.
Bunu peşinen cevaplamak yerine, tarihsel örneklerle sınamak daha doğru olacaktır.
Ve tam burada Aleviler açısından asıl soruma geliyorum:
Aleviler neden?
Acaba mesele yalnızca inanç farklılığı mı?
Yoksa tarih boyunca merkezi iktidarın karşısında adalet, eşitlik ve rızalık talebini dile getiren toplumsal damarların içerisinde Alevilerin önemli bir yer tutmasının da bunda payı var mı?
Kızılbaş toplulukların Osmanlı merkezi otoritesiyle yaşadığı çatışmaları yalnızca “Sünni–Alevi çatışması” olarak okumak tarihsel gerçekliği açıklamaya yeter mi?
Yoksa bunun arkasında vergi, toprak, merkezileşme, siyasal sadakat ve devlet otoritesi gibi başka faktörler de var mıydı?
Ve daha önemlisi:
Bu tarihsel refleks bugün farklı biçimlerde yaşamaya devam ediyor olabilir mi?
Alevilerin tarih boyunca iktidara karşı geliştirdikleri eleştirel tutumdan çekiniliyor olabilir mi?
Yoksa biz Aleviler kendi tarihsel tecrübemiz nedeniyle bugünkü gelişmeleri olduğundan daha fazla geçmişin penceresinden mi okuyoruz?
Her iki ihtimali de masaya yatırmak zorundayız.
Çünkü bilimsel düşünce yalnızca karşı tarafı sorgulamaz.
Kendi tezini de sorgular.
Sonunda ise benim için belki de en önemli soruya geleceğiz:
Cumhuriyet tarihi boyunca laikliğe ve Cumhuriyetin temel kurumlarına güçlü biçimde sahip çıkan Alevilerin bugün yeniden hedefte olduklarına dair bir algı varsa, bunun nedeni nedir?
Ve şu soruyu sormak gerekiyor:
Birileri Alevilere, “Artık Cumhuriyetin nöbetini bırakın” mı demek istiyor?
Yoksa Aleviler, değişen Türkiye’yi anlamak için kendi tarihsel ve siyasal konumlarını yeniden mi değerlendirmeli?
Bu soruların cevabını sloganlarla değil;
tarihle, sosyolojiyle, siyaset bilimiyle ve iktisatla arayacağız.
Çünkü Hünkâr’ın sözüne geri dönersek:
“İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”
Bizim ihtiyacımız karanlıkta birbirimizi suçlamak değil, ışığı doğru yere tutmaktır.
Turgay Temiz