ALEVİ PORTAL

SIRAT-I MÜSTAKİM

Murtaza DEMİR

Yazar, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Kurucu Başkanı

Çocukluğumda, Banaz’da metrelerce kar yağar, kimi sabah tipi, evin girişini tümüyle kapattığı için açmak zor olurdu. Kapıyı güçbelâ açan büyüklerimiz, evin önünü temizlemek için saatlerce kar kürürdü.

O günlerde cemler, neredeyse sabaha karşı biterdi. Güle oynaya gider, mutluluk ve bilgiyle dolarak dönerdik. Çok sayıda gaz lambasının ışığında dar meydanı ve çevresi ışıkla dolar, yaşlı anaların ve aksakallı nur yüzlü erenlerin sürdürdüğü muhabbete doyum olmazdı. Aşığın söylediği nefeslerden muhabbet deryaları açılır, bilge kocalar eğnindeki bütün göheri meydana serer, beyitin Bâtıni anlamı üzerinde saatlerce yorum yapılırdı.

Bir kararda kalınmasından sonra, dede; “haydi âşık baba” der, bu kez de sazın tınısına, sözün derinliğine dikkat kesilir, ummanlara yelken açardık. Ön sırada oturan muhabbet erbabı, cem ehli, ak saçlı bilgelere bakar, “ne kadar bilgi dolu insanlar” diye düşünürdüm. Çocuk yaşta olmama karşın, muhabbetleri ilgiyle izler, nefesleri büyük zevkle dinlerdim. Halen; insan, doğa, sevgi, saygı, hak ve hukuka dair telkinleri kulağımda küpedir.

Cemin başlamasıyla birlikte, dede kapıyı mühürler, içeriye girip-çıkmak dedenin iznine tabi olur, “oturan-duran” gülbankıyla cem sona ererdi. Her devinimin bir kuralı vardı. Dededen “dil isteyerek” muhabbete herkes katılabilirdi ama asla söz kesilmez, biri konuşurken araya girilmezdi. “Söz kesen, baş keser” denilirdi. Dedelerimizin ve bilgili kocalarımızın nasihatlerinden, muhabbet ve gülbanklarından aldığım hazla farklılığımı fark eder, büyüyüp, gönendiğimi hissederdim. Dedemiz; “boş gelen dolu gide” derdi mesela… “El gövdede kaşınan yeri bilir” ya da; “dara gel doğruyu söyle, seni sana seni özüne havale ediyorum” der, “Yaradan, sırat-ı müstakim üzere, Sırat Köprüsünden yel gibi geçmeyi müyesser eyleye” diyerek bitirirdi.

Sıklıkla İmam Ali, Şah Hüseyin, Şah İsmail, Battal Gazi, Hüseyin Gazi’nin keşfi kerametlerinden, Şah Hüseyin’in yiğitliğinden ve dürüstlüğünden söz edilirdi. Hace Bektaş Veli, Yunus, Balım Sultan, Abdal Musa, Bozatlı Hızır, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Hubyar Baba gülbankların değişmez ulularıydı. Ebu Süfyan soyunun, Ehl-i Beyt’e uyguladığı zulüm konu edilince, suspus olunur, gözler buğulanırdı. Kerbela yas günlerinde, “İmam Hüseyin, Pir Sultan Abdal ve Yezit soyunun gadrine uğrayan tüm mazlumlar için bir damla gözyaşı dökmek, sevaptır” denilirdi…

Gülbanklarda ismi geçen ulu zatları ve özlü sözleri düşünür, içinden çıkamazdım. Kimi cemlerden, kafamda oluşan sorularla dönerdim. “Gerçeğe Hü!” “Tavella-taberra” ve “seni sana seni özüne havale ediyorum” gibi cümleler, bana göre gizemliydi. “Gerçek” daha mı kutsaldı; en kutsal olan “gerçek” miydi? Darda duran cem ereni, neden başka bir kutsala değil de, kişinin kendi özüne havale edilirdi?

“Özünü ikileme…”

Cem içinde olumsuz tutum takınan kişiye sitam* kesilince, özünden ne kopuyorsa o lokmayı getir denilir, lokmacı can; “elimde yoktur okka ile terazi, herkes payına düşene oldu mu razı” diyerek, bir lokma taamın bölüşülmesinde dahi rızalık alırdı. Darda duran can olmazlanınca, dede; “özünü yokla erenler” der, Cem ehli için; “can, erenler, imanım, kuzu” gibi sıfatlar kullanılırdı. “Evvel Ali, Ahir Ali” özdeyişini anlamak için saatlerce kafa patlatırdım. Dedeler ve diğer cem erenleri deryalara kapı aralar, Bâtıni tarzlı muhabbetleri can kulağıyla dinlediğimde, kafamdaki kimi müşküllerin çözüldüğünü hissederdim.

Öyle ya; “kişiyi kendi özüne havale ederseniz, özüne yalan söyleyebilir mi, özünden kaçabilir mi, herkesi kandırsa dahi özünü kandırabilir mi” dediğimi anımsarım?

Bazan, cemden çıktığımızda kar yağmış olurdu. Kar, bir çocuk temizliği, masumluğu ve beyazlığıyla bütün köyü örter, geceyi aydınlatır, beni, başka dünyalara götürürdü. Yürürken ayağım altında gıcırdayan karın güzelliğini bozmak ve kirletmekten çekinir, büyüleyici anın çocuksu coşkusunu yaşardım. Cemin verdiği huşu, dinginlik, tabiat ananın getirdiği büyü, bende, bulutların üzerinde gezdiğim hissi uyandırır, bu his bozulmasın isterdim.

Düş dünyamı yaratan; gündüz çiftçi, reçber, komşu, emmi, dayı iken, cem erkânımızda birer bilge insana dönüşen atalarıma minnet borçluyum.

Bunları neden yazıyorum?

Yukarıda, Anadolu’muzun bir köyünde 1950’li yıllarda sürülen cem ibadetini özetledim. Cemin sürülmesi sürecinde; Kuran, Ayet, hadis ya da Arapçaya dair herhangi bir deyim yoktu. Kaldı ki, ne köyümüzde, ne de çevrede Arapça bilen dede de yoktu. İslam’a dair tek boyut, bünyesine katıp, özümsediği Ehl-i Beyt ve Ehl-i Beyt’in insan, hak ve ahlak anlayışıydı.

Hal böyleyken, bir cümleyle ifade etmek gerekirse; Alevi canların bir kısmı, Yolun direği olan kimi ulularımızın bir bölümünü inkâr ederek, yeni bir din inşa etmek isterken, o anlayışa tepki gösteren kimi canlar da, Geleneksel Alevilik anlayışından savrularak, “Halife Osman Mushaf’ı” denilen Kuran’a dayalı bir Alevilik iddiası gütmektedir. Bana sorsanız, Ehl-i Beyt’i yok saydığınızda varılacak menzil, materyalizm, Mushaf Kuran’a dayandığınızda varılacak menzil Sünnilik ya da Şiiliktir. Devamında ise; dincilik, emperyalizm uşaklığı, Fetöcülük, insan yakan anlayış, IŞİD, Hizbullah olabilecektir. Bu savımın hem pratiğini, hem teorisini yaşadığımı, kaynaklarıyla birlikte defalarca yazdığım için tekrar etmeyeceğim. Sapkınlıklardan korunmanın yolu iyi eğitim ve Geleneksel Alevi Yoluna tutunmaktır. Bu değerler sizi her kötülükten koruyacak, mutluluk ve huzur getirecektir…

Peki, son yıllarda zuhur eden (veya ettirilen) bu büyük Alevi müşkülünün çözümü nedir?

“Mutlak doğru budur” gibi bir önerme, haddime değildir. Dolaysıyla kişisel yaklaşımımı söylemem gerekirse, doğru yer, dedelerimizin işaret ettiği ‘Sırat-ı müstakim’dir… Sırat-ı müstakim, “açık, doğru, aşırılıklardan uzak, dengeli ve gerçeğe götüren yol” demektir. Yani ecdattan kalan, bizi, sarıp sarmalayan, aşırılıklardan ve kıyıcılıktan koruyup kollayan… Millete aynı nazarla bakmayı, dil din ırk renk farkı gözetmeden, yaşamı, doğayı, börtü böceği ve anayı kutsamamızı öğütleyen Yolumuzdur…

Farklı ve bize özgü olan Geleneksel Aleviliktir.

31.05.2022

Murtaza DEMİR

*Kabahatli olana verilen ceza
Sosyal Medyada Paylaş
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 2 YORUM
  1. Haydar Yılmaz dedi ki:

    Her kelimesine katıldığım,günümüz gerçeklerine ışık tutarak sorumlu düşünülmesini öneren,derinliği olan bir yazı.Okurken de aynı ortamları yaşadığımız 50 li 60 lı yılları hatırladık,kalemine yüreğine sağlık Murtaza Demir üstat.

  2. Vahap Aslan dedi ki:

    Murtaza Can, benim yaşadıklarım ve belleğe çıkarıp yazamadığım durumu çok güzel ve anlamlı anlatmışsın, ağzına ve emeğine sağlık, bildiğimiz, zamanında yaşayıp uyguladığımız bu betimlemeden uzaklaşanlar, ergeç inkarcı ve ateizmin sularında yüzeceklerdir, bu kaçınılmazdır.

BİR YORUM YAZ