Şah İsmail Hatayî Kürt mü yoksa Türk müydü?
Şah İsmail Hatayî’nin etnik kimliği üzerinden yürütülen tartışmalar, son günlerde almış başını gidiyor. Öncelikle şunu açık ve net bir şekilde ifade etmek gerekir: Şah İsmail Hatayî, Aleviler açısından etnik kimliği üzerinden tartışılacak bir şahsiyet değildir. O, Alevi–Kızılbaş inanç dünyasında bir etnik figür değil, bir yol önderi, bir inanç rehberi ve sembol şahsiyettir. Kürt ya da Türk olması ona ne artı bir değer katar ne de mevcut değerinden bir şey eksiltir. Onu anlamlı ve kıymetli kılan, yaptıkları, yazdıkları ve Kızılbaş yoluna bıraktığı mirastır.
Ne var ki son dönemde bu mesele, akademik bir sorgulamadan ziyade ideolojik reflekslerle gündemde tutulmaktadır. Gözlemleyebildiğim kadarıyla Alevilere tarihsel olarak mesafeli ve olumsuz bir bakış açısına sahip Ahmet Şimşirgil’in, Şah İsmail’in Kürt olduğunu ileri sürmesiyle başlayan tartışma, Erhan Afyoncu’nun “Türkçe şiir yazdığına göre Türk’tür” şeklindeki indirgemeci yaklaşımıyla başka bir boyut kazandı. Gelinen noktada ise, ne yazık ki Aleviler de kendi içlerinde bu anakronik tartışmanın bir parçası hâline geldiler.
Bu noktada tartışmanın merkezine sıklıkla Safvetü’s-Safâ adlı eser yerleştirilmektedir. Söz konusu eserde, Safevîlerin büyük atası olarak Pîroz (el-Kerdî ya da el-Kürdî) el-Sincânî ismi zikredilmektedir. Ancak burada çok önemli bir hususun altı özellikle çizilmelidir: Safvetü’s-Safâ, modern anlamda bir tarih veya soy kütüğü kitabı değil, tasavvufî bir menâkıbnâmedir. 14. yüzyılın inanç ve irfan diliyle kaleme alınmış bu tür metinlerde geçen künyeler, çoğu zaman etnik kökeni değil, sosyal konumu, mesleği, yaşadığı coğrafyayı ya da inanç aidiyetini ifade eder.
Bu bağlamda Piroz’dan sonraki kelimeyi “el-Kürdî” olarak okuyacak olursak bu ifade, Pîroz’un etnik olarak Kürt olduğunu kesin biçimde belgelemez. Nitekim günümüzde dahi Alevi toplulukları içerisinde, etnik kökenle doğrudan örtüşmeyen lakapların ve nispetlerin kullanıldığı bilinmektedir. Örneğin; Kızılbaş Kürt Alevisi olan bizim köyümüzde “Türk” lakabıyla anılan büyüklerimiz vardı. Dolayısıyla bu tür nispetler, modern etnik kimlik anlayışıyla birebir örtüşmez.
Öte yandan bazı araştırmacılar, metindeki ifadenin “el-Kerdî” şeklinde okunabileceğine dikkat çekmektedir. Bu durumda kelime, etnik bir gönderme olmaktan ziyade tarımla uğraşan, çiftçi anlamına gelmektedir. Aynı şekilde “el-Sincânî” nisbesinin de otomatik olarak Ankara/Sincan ile ilişkilendirilmesi ciddi bir yanılgıdır. Bu nisbenin, tarihsel olarak Doğu Türkistan’daki Sincan bölgesine işaret etmesi ihtimal dahilindedir. Ancak bu dahi, tek başına Şah İsmail’in ya da Safevî ailesinin etnik kökenini Türk olarak belirlemeye yetmez. Zira coğrafi bir nispet, doğrudan etnik kimlik anlamına gelmez.
“İyi de Şah İsmail arı ve duru Türkçesiyle şiirler yazmış, onun yazdıkları bugün dahi açık ve net anlaşılır durumda, öyleyse kesinlikle Türk’tür” şeklinde bir savınız varsa yanılıyorsunuz derim. Zira modern dönem Türkiye Türkçesinin en güzel sözlüklerinden birini hazırlayan Sevan Nişanyan Ermeni’dir.
Bütün bu veriler bize şunu açıkça göstermektedir ki: Şah İsmail Hatayî’nin etnik kimliğini, tekil ifadeler ve modern kategoriler üzerinden tespit etmeye çalışmak bilimsel olarak sorunludur. 2024 yılı, Şah İsmail Hatayî’nin Hakk’a yürüyüşünün 500. yıl dönümüydü. Bu vesileyle birçok yerde anma ve anlatma etkinlikleri düzenlendi; hakkında çok şey yazıldı ve söylendi. Kimileri onu bir “Şii propagandacısı” olarak yaftalayarak Alevileri asimile etmekle itham ederken, bizler onun gerçek kimliğini, yani Alevi–Kızılbaş yolundaki yerini hakkaniyetle anlatmaya çalıştık. Zira kendisini “Ali’nin Kamberi’nin kamberiyim” sözleriyle tanımlayan bir şahsiyetin, modern ulus-devlet paradigmasının etnik kalıplarına hapsedilmesi, onu anlamaktan ziyade daraltmak anlamına gelirdi.
Bizim anladığımız Şah İsmail Hatayî, etnik kimlik arayanların zannettiği gibi ne Türk’tür ne de Kürt. O, Kızılbaş kimliğinin sembol şahsiyeti, trans-etnik bir inanç havzasının kahramanıdır.
Kızılbaşlık; dili, kavmi ve coğrafyayı aşan, talip–mürşit ilişkisi etrafında şekillenmiş, Erdebil Ocağı merkezli bir inanç sistemidir. Bu yapı içerisinde Türk, Kürt, Fars, Arap ayrımı tali bir unsurdur. Nitekim Şah İsmail’in Kızılbaş ordusu ve müritleri arasında Türkler kadar Kürtlerin de bulunduğu, tarihsel bir tartışma konusu dahi değildir. O dönemin dünyasında belirleyici olan unsur etnisite değil, yaşam kültürü, inanç aidiyeti ve yol birliğidir. Fransız İhtilali sonrası şekillenen modern etnik kimlik kriterlerini, 15. ve 16. yüzyıla taşımak, açık bir anakronizmdir.
Bu bağlamda Şirvanşah ile Şah İsmail arasında geçtiği rivayet edilen diyalog da dikkatle okunmalıdır. Şirvanşah, Şah İsmail’i küçümseyip onun sultanlığını sorguladığında, Şah İsmail hem Hz. Muhammed’in soyunun Hz. Fatıma üzerinden sürdüğünü ifade etmiş hem de Uzun Hasan’ın torunu olduğunu beyan etmiştir. “Ben yalnızca bir derviş çocuğu değilim; Uzun Hasan’ın torunuyum. Saltanat bana yabancı değildir.” sözüyle, asaleti babadan geçen bir miras olarak görmediğini, Ehl-i Beyt merkezli bir meşruiyet anlayışını esas aldığını ortaya koymuştur. Bu, hanedan aristokrasisinden ziyade, yol ve inanç merkezli bir duruştur.
Sözü, Kızılbaş yolunun büyük ozanlarından Kul Himmet’in deyişiyle bağlayalım:
Gidi Yezit bize Kızılbaş demiş,
Belki Şah’ı seven dese yolu var.
Yetmiş iki millet sevmedi Şah’ı,
Severim Şah’ı kim Merdan Ali’dir.
…
Kul Himmet’im Nesimî’dir pirimiz,
Evvel kurban verdik Şah’a serimiz.
On İki İmam meydanında darımız,
Biz şehidiz, serdarımız Ali’dir.
Bu nedenle bencileyin bir Kızılbaş için Şah İsmail Hatayî, etnik kökeni tartışılan bir figürden ziyade, deyişlerde, nefeslerde ve yol erkânında yaşayan bir hakikat önderidir.
(Not: Kul Himmet’in deyişi Staatsbibliothek zu Berlin, Preußischer Kulturbesitz, Osmanisch-türkische Sammelhandschrift’e bulunan orjinal Osmanlıca nüshadan tarafımca tercüme edilmiştir)