HAKİKAT YOLUNDA DÖRT ZÜMRE: Dört insan, dört bilinç boyutu
İnsanlar; davranış, algılama, farkındalık ve duyarlılık bakımından aynı düzlemde değildir. Bu farklılık, yalnızca bilgi ya da kültür farkıyla değil; insanın iç dünyasında kat ettiği manevi yolculukla ilgilidir. Alevi öğretisinde bu yolculuk, insanın “hamlıktan olgunluğa” doğru ilerleyişi olarak görülür ve bu süreçte bireyler çeşitli manevi mertebelerle ifade edilir. Bu mertebeler genel olarak âbidler, zâhidler, ârifler ve muhibler şeklinde tanımlanır.
Bu dört mertebe, birbirinden kopuk sınıflar değil, insanın içsel yolculuğunda aşama aşama ilerlediği duraklar olarak anlaşılmalıdır. Alevi düşüncesinde asıl amaç, bu mertebeleri aşarak insan-ı kâmil olma yolunda derinleşmek, yani kendini bilerek Hakk ile birliğin idrakine varmaktır.
Tasavvufta insan rüzgâr ateş, su ve toprak tabiatlı olarak yaratmıştır. Dolayısıyla insanlar da dört gruptan oluşur anlayışı vardır.
ABİDLER
İnsanlar arasındaki manevi mertebenin İlki âbidler olup, etimolojik açıdan bu kök, temel olarak “kulluk etmek, ibadet etmek, boyun eğmek” anlamına gelir. Alevilerin İnançsal bakışı açısından şeriat kapısı kurallarına sıkı sıkıya bağlı topluluklar olmaları yönüyle rüzgâr tabiatlıdırlar. Rüzgâr hem temiz hem de kuvvetlidir. Tıpkı rüzgârın ekin tanelerini samandan ayırdığı ve yeryüzünü kokudan arındırdığı gibi abidler de helâli haramdan, temizi murdar olandan ayırır.
İnsanların manevi gelişim yolunda ilk basamakta olanlar, ibadete bağlı yaşayan kişilerdir. Bunlar, dinin kurallarına titizlikle uyan, doğru ile yanlışı ayırt etmeye çalışan insanlardır. Bu yönleriyle rüzgâra benzerler. Çünkü rüzgâr hem temizleyici hem de ayırıcıdır; nasıl ki rüzgâr taneleri samandan ayırır ve havayı arındırırsa, inancın kuralları da insanın hayatında doğru ile yanlışı, helal ile haramı birbirinden ayırır.
Bu kişilerin çoğu, ibadetlerine düzenli şekilde devam ederler. Dua ederler, oruç tutarlar, kendilerini disipline etmeye çalışırlar. Kendi istek ve arzularının peşinden gitmek yerine daha çok ahireti düşünür, hayatlarını buna göre şekillendirirler.
Ancak burada önemli bir nokta vardır:
Sadece ibadet etmek, insanın iç dünyasını tamamen arındırmaya yetmez.
Çünkü insan, dışarıdan ne kadar doğru görünse de, iç dünyasında hâlâ bazı zaaflar taşıyabilir. Zaman zaman kibir, kıskançlık ya da bencillik gibi duygular ortaya çıkabilir. Bu da bize şunu gösterir: Şekilsel ibadet, yolun başlangıcıdır ama tek başına yeterli değildir.
İnsanın gerçekten olgunlaşabilmesi için sadece kurallara uyması değil, aynı zamanda kendi iç dünyasını da dönüştürmesi gerekir. Yani mesele sadece “ne yaptığın” değil, “nasıl bir insan olduğundur.”
Bu yüzden manevi yolculukta bir sonraki adım, insanın kendini tanıması, nefsini eğitmesi ve içsel olarak da arınmaya yönelmesidir.
ZAHİDLER
Manevi yolculukta bir sonraki basamakta zahidler yer alır. Bu kök, temel olarak “bir şeye rağbet etmemek, yüz çevirmek, değer vermemek” anlamına gelir. İnançsal açıdan tarikat kapısındadırlar. Zahid, dünyaya mesafe koymaya çalışan, nefsini dizginlemeye odaklanan insandır. Onlar için asıl mesele, geçici olana kapılmadan kalıcı olana yönelmektir. Bu yönleriyle zahidler, ateş tabiatlı olarak anlatılır. Ateş nasıl yakıp arındırırsa, zahid de içindeki aşırı istekleri, tutkuları ve bağımlılıkları yakarak kendini sadeleştirmeye çalışır. Dünya nimetlerine karşı mesafeli durur; azla yetinmeyi, gösterişten uzak kalmayı ve iç disiplin kurmayı önemser. Bilgi açısından da âbidlerden üstündürler fakat bu bilgileri ile ‘’Ben bilgeyim’’ diyerek övünmek gibi bir zaafa düşmektedirler.
ARİFLER
Üçüncü grup ise marifet makamlarındaki ariflerdir. Bu kavram, temel olarak “bilmek, tanımak, fark etmek, aşina olmak” anlamlarına gelir. Günümüz diliyle hayatın özünü fark etmiş ve ona göre yaşayan insan olarak açıklanabilir. Onların asılları su olup suyun hem temiz hem de temizleyici olması gibi arifler de hem temiz hem de temizleyici olmak durumundadırlar. İnançsal açıdan marifet kapısındadırlar. Arifler aynı zamanda söylediklerinin ardını hesaplayıp konuşurlar. Sözün doğrusunu söyledikleri için mahcup duruma düşmezler.
Su gibidirler, hangi kaba girerlerse o kap su gibi tertemiz olur. Bilirler ki taraftan kendisini temizlemeyen başkalarını da temizleyemez. Ariflere göre insanın dışının temiz olması yerli değildir. Benzer bir şeklide içinde kin, tamahkârlık, öfke, haset, cimrilik, dedikodu, gibi kötü huy bulunan kimsenin de dışı temiz olsa da içinin temizlenmesi mümkün olmayacaktır. Ariflerde ise bu huylardan hiçbiri bulunmaz. İlâhî sanata bakarak tefekkür (düşünmek/fikir yürütmek) ederek halka yararlı işler üretirler. Eski tasavvuf büyükleri, zâhidin yetmiş yıllık ibadeti arifin bir saatlik tefekkürüne eşittir demişlerdir.
Ârifler, hakikati sadece bilgiyle değil, idrakle kavrayan kişilerdir. Onlar için Tanrı, dışarıda aranan bir varlık değil, insanın özünde tecelli eden bir hakikattir. Bu nedenle ârif, kendini bilen, kendinde Hakk’ı gören kişidir. Bilgi burada kuru bir öğrenme değil; yaşanmış, içselleştirilmiş bir farkındalıktır.
MUHİBLER
Dördüncü grup ise muhibler olup asılları topraktır. Etimolojik açıdan bu kavram, Arapçada temel olarak “sevmek, muhabbet etmek” anlamına gelir. Onlar, toprak gibi rıza haline bürünmüşlerdir. İnançsal açıdan hakikat kapısındadırlar. Hakk’a boyun eğer, ondan gelen her şeye razı olurlar. Onların ibadeti Tanrı
İle konuşmak, seyir ve gözlem şeklinde gerçekleşir. Onlar Tanrı’yı bulmayı, kendilerini O’nda fâni kılmayı ve bütün halleriyle Tanrıyla bir olmayı gaye edinmişlerdir. Muhiblerin Tanrının sırrına ermeleri onu gönül gözüyle görmek şeklindedir.
Muhibler sevgi makamını temsil eder. Onlar için yolun özü aşktır. Muhib, Hakk’a, insana ve bütün varlığa sevgiyle yaklaşan, ayrım gözetmeyen kişidir. Bu mertebede bilgi de ibadet de sevginin içinde erir; insan, varlıkla bir bütün olma bilincine yaklaşır.
mericyuksel@gmail.com