Mehdi Çağı vs. Armageddon: Ortadoğu’da İnanç, Güç ve Çıkar Savaşları
Sevgili canlar,
Sevgili okurlar,
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik gerçekleştirdiği saldırı, kendisini “askeri uzman” olarak tanımlayan birçok çevreyi adeta ters köşe yaptı. Bu çevrelerin büyük bir kısmı; söz konusu müdahalenin kısa sürede sonuç vereceğini, İran’daki mevcut rejimin hızla çökeceğini ve sürecin bir “rejim değişikliği” ile nihayete ereceğini öngörüyordu.
Ancak yaşananlar, bu öngörülerin ne kadar yüzeysel ve eksik olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu müdahale yalnızca bölge halkını hedef almakla kalmadı; askeri etkileri Orta Doğu’yu sarsarken, ekonomik dalgaları küresel ölçekte hissedilmeye başlandı. Dünya ekonomisinde oluşan kırılganlık, bu tür müdahalelerin artık sadece bölgesel değil, doğrudan küresel sonuçlar doğurduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Birçok uzman hâlâ “Bu nasıl oldu?” sorusuna cevap ararken, benim açımdan bu gelişmeler şaşırtıcı değildi.
Haklı olarak sorabilirsiniz: Neden?
Çünkü İslam dünyası içerisinde Şiiliği ve bölge sosyolojisini en iyi anlayan topluluklardan biri Alevilerdir. Bunun temel nedeni, ortak inanç zeminimizi oluşturan On İki İmam öğretisidir. İlk yazımda İmam Hüseyin’i ve Kerbela’yı merkeze alarak tarihsel bir kırılma noktasına dikkat çekmiştim. Şimdi ise bu çizgiyi devam ettirerek, On İkinci İmam Hz. Mehdi ve onunla bağlantılı olarak şekillenen “Mehdi Çağı” kavramını ele almak istiyorum. Bu kavram, yalnızca dini bir beklenti değil; aynı zamanda tarihsel, sosyolojik ve hatta jeopolitik okumalar açısından da derin anlamlar barındırmaktadır.
“Mehdi Çağı” Nedir?
İslam inancında, özellikle Şii ve Alevi öğretisinde Hz. Mehdi; adaletin yeryüzünde yeniden tesis edileceği bir dönemin habercisi olarak kabul edilir. Bu inanca göre Mehdi; zulmün, haksızlığın ve yozlaşmanın zirveye ulaştığı bir zamanda zuhur edecek ve dünyada bozulan dengeyi yeniden kuracaktır.
“Mehdi Çağı” ise tam da bu dönüşüm sürecini ifade eder. Bu çağ; yalnızca dini bir kurtuluş beklentisi değil, aynı zamanda insanlığın adalet arayışının, mazlumların direnişinin ve zalim düzenlere karşı bir kırılma anının sembolüdür. Bu perspektiften bakıldığında yaşanan büyük krizler, savaşlar ve küresel sarsıntılar; sadece politik gelişmeler olarak değil, aynı zamanda tarihsel bir dönüşümün işaretleri olarak da okunabilir.
Arap Baharı ile başlayan zulüm dalgası ne Suriye’de ne Libya’da ne de başka coğrafyalarda sınır tanıdı. Tunus’ta bir kıvılcımla başlayan bu süreç (ABD’li Facebook desteği ile) kısa sürede Mısır, Libya, Yemen ve Suriye gibi birçok ülkeye yayıldı. Ancak umut olarak başlayan bu hareket, birçok yerde kaosa, iç savaşa ve derin kırılmalara dönüştü. Bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki bu dalga sadece Arap dünyasıyla sınırlı kalmadı. Venezuela’dan İran’a, Gazze’den Küba’ya kadar uzanan bir baskı ve müdahale zinciri adeta süreklilik arz ediyor. Coğrafyalar değişse de aktörler ve yöntemler farklılaşsa da uygulanan ajanda değişmiş değil.
Mesele sadece tek tek ülkeler değil, daha geniş ve uzun vadeli bir jeopolitik dönüşüm planıdır (Yeni Dünya düzeni). Bu noktada, Batı dünyasının kendi inanç ve tarihsel anlatılarında önemli bir yere sahip olan bir başka kavrama değinmek gerekir: Armageddon.
Armageddon ve Yıkım Üzerinden Düzen Kurma Çabası
Armageddon, özellikle Hristiyan eskatolojisinde iyilik ile kötülük arasındaki nihai ve büyük savaşın adı olarak kabul edilir. Bu anlayışa göre dünyanın sonuna doğru büyük bir çatışma yaşanacak ve bu çatışma sadece askeri değil, aynı zamanda kozmik bir anlam taşıyacaktır. Bu yaklaşımda dikkat çeken nokta, büyük savaşın kaçınılmaz, hatta gerekli görülmesidir. Yani yıkım, kriz ve kaos; yeni bir düzenin kurulması için bir araç olarak değerlendirilir. Bu zihniyet, modern dünyada bazı güçlerin krizleri sadece yönetmekle kalmayıp, zaman zaman bilinçli şekilde tetiklediği yönündeki tartışmaları da beraberinde getirmektedir.
Bugün dünyada art arda yaşanan savaşlar ve ekonomik krizler bu açıdan değerlendirildiğinde, bunların yalnızca rastlantısal gelişmeler olmadığı; belirli bir tarih anlayışının ve güç merkezli bir ‘inanç’dünya kurgusunun parçası olabileceği düşüncesi güç kazanmaktadır.
İki Yol Ayrımı: Adalet mi, Güç mü?
Burada iki farklı yaklaşım açıkça ortaya çıkar:
- Bir tarafta zulmün en karanlık anında adaletin tecelli edeceğini savunan Mehdi Çağı anlayışı,
- Diğer tarafta ise büyük bir yıkım ve savaş üzerinden yeni bir düzenin kurulacağını öngören Armageddon perspektifi.
Bu iki yaklaşım arasındaki fark yalnızca dini değil, aynı zamanda ahlaki ve felsefi bir farktır. Biri adaleti merkeze alır, diğeri gücü; biri insanı yaşatmayı hedefler, diğeri düzeni kurmak için yıkımı meşrulaştırır.
Tam da bu noktada bizlere düşen, hangi yolun insanlığa gerçek anlamda umut sunduğunu sorgulamaktır. Alevi öğretisi, tarih boyunca ne zulmün yanında olmuş ne de gücü kutsallaştırmıştır. Bizim yolumuz; Hak’tan, adaletten ve insan onurundan yana olma yoludur. Kerbela’da susuz bırakılan bir çocuğun gözyaşını unutmayan bir geleneğin mensupları olarak bizler biliyoruz ki gerçek kurtuluş, ne büyük savaşlarda ne de yıkım senaryolarında saklıdır. Gerçek kurtuluş; insanın insanla barışmasında, zulmün karşısında dimdik durmasında ve adaletin her şartta savunulmasındadır.
Bugün dünya bir yol ayrımında duruyor. Ya çatışmayı kaçınılmaz gören ve onu besleyen bir anlayışın peşinden gidecek ya da insanlığın ortak vicdanında yükselen adalet, eşitlik ve kardeşlik çağrısına kulak verecek. Bizler için mesele nettir: Ne zalimin gücü ne de onun kurduğu düzen kalıcıdır. Kalıcı olan; hakikat, adalet ve insanlık onurudur.
Ortadoğu halklarının ve tüm dünya insanlarının barış, huzur ve kardeşlik içinde yaşayabileceği bir düzenin inşası, ancak adalet merkezli bir anlayışla mümkündür. Ve biz inanıyoruz ki Alevilik sadece bir inanç değil, aynı zamanda bütün insanlık için bir vicdan ve çözüm yoludur.
Turgay Temiz
Uluslararası Alevi Araştırma Dayanışma ve Eğitim Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi
(Görüşler yazara aittir.)